Farkındayım, “kış uykusu”, “bahar temizliği”, “yaz tatili” gibi başlıklar atmam artık iyiden iyiye anlamını yitirdi. Tembelliğe isim takmanın bir faydası yok. Suçluluk, sorumluluk gibi duyguları bir kenara itip, sanki hiç ara vermemişim gibi kaldığımız yerden devam ediyorum.
Burada sessiz geçen dönem, internet-dışı dünyada epey hareketliydi. Malum, Ocak ayının sonlarında üçüncü romanım çıktı. İsmi 47 Numaralı Kamara. Bir ara başka bir isim koymayı düşünmüştüm ama editörlerim kibarca beni vazgeçirdiler. Çok da iyi yapmışlar. Kapak yine Utku Lomlu’nun eseri. Üç romanımın kapakları arasında en sevdiğim bu oldu. Sağ tarafta gördüğünüz üzere bir tanıtım videosu var, onu ben yaptım. Son zamanlarda Amerika ve İngiltere gibi büyük pazarlarda bu tür tanıtım filmleri çok moda oldu. Yeniliklere meraklı bir adam olarak ben de heves ettim; başkalarına yaptırmakla uğraşacağıma kendi işimi kendim göreyim dedim. Zaten ne zaman dijital ortamda yaratıcı bir iş ile uğraşmak için fırsat çıksa balıklama atlıyorum. Bu arada merak edenler oluyor: filmde kullandığım müzik bana ait değil, Rene Aubry isimli Fransız bir müzisyenin bestesi. Issız gemi görüntüleri ise Google’dan araklama. Bazı resimleri hiç tanımadığım insanların tatil fotoğraflarını kesip biçerek ve üzerlerinde epey oynayarak elde ettiğimi de böylece itiraf ediyorum.
47 Numaralı Kamara’nın kendine ait bir sayfası olacak ama geçtiğimiz iki ayda yayımlanan tanıtım ve eleştirilerden hemen burada bahsedeyim:
- İlk eleştiri TRT 2 televizyonundaki Selim İleri’nin Not Defteri programında çıktı. Romanı keyifle okuduğunu ve bir gecede bitirdiğini belirten Selim Bey, 47 Numaralı Kamara’yı bol bol övdü.
- TRT İstanbul radyosunda Renkli Anlar programında bir söyleşi yaptım. Programın ses kaydını aşağıda dinleyebilirsiniz. (Şu “müzisyen yazar” hitabı ile ilgili bir şeyler yapmanın zamanı geldi artık. Ya müziğe daha çok zaman ayıracağım, ya da biyografimi değiştireceğim.)
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
- CNN Turk kanalında da kısa bir söyleşim yayınlandı. Onun kayıtları elimde yok, bulabilirsem daha sonra buraya ekleyeceğim.
- Metin Celal, 18 Şubat 2010 tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde romanımı uzun uzun anlattı. Yazısının benimle ilgili kısmı şöyle bitiyor:
47 Numaralı Kamara Hikmet Hükümenoğlu’nun üçüncü romanı. Yazar her romanında değişik konuları iyi bir kurgu, akıcı bir anlatımla işliyor. Her yeni romanında da yazarlığını geliştirdiğini kanıtlıyor. 47 Numaralı Kamara’daki kahramanı Hikmet gibi çok satan bir yazar olmasa da Hikmet Hükümenoğlu’nun daha çok ilgiyi ve okuru hak ettiğini düşünüyorum. (Metin Celal, Cumhuriyet Kitap, 18/02/2010)
- Vatan Kitap’ın 24 Şubat 2010 tarihli sayısında Canan Hatiboğlu ile yaptığım söyleşi yayınlandı. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Gerilim, romanda yaratılırken sadece birinin öldürülmesi yahut “acaba öldürülecek mi?” şüphesiyle mi yapılmalıdır?
Kesinlikle hayır. Hiç öyle şeylere baş vurmadan da gerilim yaratabiliriz. Belki de “psikolojik gerilim” denilen tür, fiziksel şiddet içermediği için o ismi kazanmıştır. Öte yandan gerilimin fiziksel ya da psikolojik herhangi bir tür şiddet içermesi de şart değil. Örneğin birbirlerine deliler gibi aşık bir çiftin mutluluğa kavuşup kavuşmayacakları tek başına bir gerilim unsuru olabilir. Ya da bu romandaki gibi üçlü bir ilişki yumağı zaten fazlasıyla gerilim içerir. Üstüne bir de insanların birbirini öldürmesine hiç lüzum yok bence. Zaten romanın ilk bölümündeki o uzun monolog, baştaki bütün o espriler aslında bu yüzden var. Hatta o bölümü arka kapağa da aldık. Hem ben hem de kitaptaki yazar Hikmet Bey, cinayet romanı okumak isteyenlere göstere göstere tuzak kuruyoruz.
- Son olarak 12 Mart 2010 tarihli Radikal Kitap’da Asuman Kafaoğlu-Büke’nin harika yazısı çıktı. Onu da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
47 Numaralı Kamara’yı okurken aklıma yıllar önce okuduğum bir hikâye geldi: Buda öğrencilerine bir gün tüm gerçekliğin rüyadan oluşabileceğini söylemiş. Bunun üzerine öğrencilerden biri, “kimin rüyası?” diye sormuş. Buda “Kim uyanırsa” yanıtını vermiş. Bu romanın okuru da benzer bir soruyu romanın sonuna dek aklından çıkartamıyor. Kim bu romanın yazarı? Kimin hikâyesi anlatılıyor? Yoksa öyküler gibi karakterler de mi birbirlerinin içinde yer alıyorlar? Hükümenoğlu’nun yarattığı labirentler zorlayıcı değil, karakterlerin iç dünyalarına, geçmişlerine, çocukluk günlerine götürdüğü için, onları tanımak adına önemli. Başka deyişle, kurgunun dehlizlerine girdikçe okur kaybolmuyor, aksine daha net görüyor. Karakterleri tanıdıkça anlatının kimin anlatısı olduğunu anlıyor.
(…)
Hükümenoğlu farklı zaman dilimlerinde geçen öyküleri birbirine bağlarken ortak simgelerden yararlanıyor. Burada “kendi etrafında dönmek” “baş döndüren derinlik” “yüksekten bakınca” gibi sözler, romanın sonunda bir martının gözünden bakıldığında yeni anlamlar kazanıyor. Ayrıca martı simgesi, üstten bakmak, dışarıdan bakmak gibi Tanrı anlatıcının mutlak gözüne de uygun düşüyor. Başta yer alan kendi etrafında dönerek denizin derinliğinde kaybolan cesedin tam tersine, kendi ekseni etrafında dönerek yükselen martı ile sona eriyor roman. Böylece bir başka şekilde yine romanın başı ile sonu bağlanmış oluyor. Dışarıdan bakmak ve kurgunun dışına çıkmak, üst kurguyu anlamak için önemli bir unsur; sanki yazar okuru adım adım kurgunun dışına taşıyor. Sonunda dış öykünün dışında bir noktada, koca geminin bir oyuncak boyutunda kaldığı, bir martının bakışında bitiriyor olması, roman boyunca simgelerin ne denli akıllıca kullanıldığını da görmemizi sağlıyor.
Geçen hafta Murat Gülsoy’un üst kurgu tekniğini ustaca kullandığı Karanlığın Aynasında’dan sonra, bu hafta da Hükümenoğlu’nun 47 Numaralı Kamara’sı, bu tür hakkında yeniden düşünmemizi sağlayacaktır. Bunlar, romanın felsefesini yapan, kurgunun işleyişini gösteren eserler. Üst kurgu, mimarideki betonun dokusunun saklamayan, taşıyıcıların çıplaklığıyla göründüğü yapılara benzetilebilir. Bir dönemin mimarları bu tür yapıların daha içten olduğunu düşünerek yaratıyorlardı bu binaları; benzer şekilde üst kurgu kullanan metinler de okurla daha içten bir temas kurma çabası olarak görülebilir. Yüzlerce yıldır süslemeler altında saklanması uygun görülmüş iskeletin sonunda ortaya çıkması gibi roman da kendi iskeletini ortaya koyan bu yapıtlarla yeni bir nefes buluyor. Hükümenoğlu’nun önceki romanları edebiyat çevrelerinde ses getirmişti, bu romanı da eminim ilgiyle karşılanacaktır. (Asuman Kafaoğlu-Büke, Radikal Kitap, 12/03/2010)
* * *
Artık yeni projelerle ilgilenmenin zamanı geldi diye düşünürken garip bir şey oldu ve iki romana birden başladım sanırım. Bir tanesi son derece yüksek tempolu ve (umarım) yazması daha kolay bir korku/gerilim romanı olacak. Kar Kuyusu’ndan beri beni korku romanı yazarı olarak görenler var. Hiç gocunmadığım bir yakıştırma bu, ama ilk üç romanımın tam anlamıyla korku ya da gerilim türüne girdiğini düşünmüyorum. Uzun lafın kısası, bu defa kolları sıvayıp adam gibi bir korku romanı yazmaya karar verdim.
İkincisi ise hem daha uzun vadeli hem de daha zor bir proje olacak. Ucundan kıyısından yavaş yavaş oynamaya başladım ama henüz ne olduğu kafamda netleşmiş değil. Son zamanlarda çok fazla Bolano okuyup etkisi altında kaldığımdan onun gibi yazmaya çalışıyorum sanırım. Bakalım nereye varacak. Umarım 3000 sayfalık bir romana başlamamışımdır.