03.12.2009
Bu yazıyı yazmaya oturduğumda niyetim, altı aydır okumakta olduğum, bir ara bunalıma girip bırakmak istediğim ama bir türlü elimden düşüremediğim, sonunda geçenlerde bitirdiğim, bitirdiğimde beni de bitirmiş olan, hem bitirmiş hem de bir şekilde yenilemiş olan Roberto Bolano’nun 2666 isimli romanını anlatmaktı. Daha ilk satırı kafamda evirip çevirirken anladım ki, böyle koskocaman bir romanı kısaca anlatmayı becerebilmem mümkün değil. Neyse ki, buraya yazarken ekonomik davranmam şart değil. Kendimi kasmam da gerekmiyor. Dolayısıyla, niyetlendiğimden daha uzun ve büyük olasılıkla birkaç bölümlük bir yazı olacak bu, baştan söyleyeyim.
(Devamı...)
24.06.2009
Bir çok kısa romanlara, bir de çok uzun romanlara karşı bir zaafım var. Yazarlarını kıskanıyorum. Standart bir roman 250-300 bin kelime uzunluğundadır diyelim. Arada sırada yazarın biri çıkıyor ve kendinden o kadar emin, kalemine de o kadar hakim oluyor ki, anlatmak istediği her şeyi 80 bin kelimeye sığdırabiliyor. Ya da tam tersi, 1500. sayfaya geldiğinde kelimeleri saymaktan artık çoktan vazgeçmiş oluyor, ama yine de bir an için bile durup “yahu ne yapıyorum ben?” diye tereddüte kapılmıyor. Böyle yazarların yaptıkları bir tür teknik güç gösterisi benim gözümde, ve eğer yüzlerine gözlerine bulaştırmazlarsa farklı bir konuma yükseliyorlar. Çok kısa ve çok uzun romanlar, alelade romanlara kıyasla daha farklı bir iz bırakıyor okuyucunun kafasında. Ya da benim kafamda…
Son zamanlarda çok beğendiğim ve aklımdan hiç çıkmayan iki kısa roman vardı: Ian McEwan’dan On Chesil Beach (Türkçesi: Sahilde, bkz. şu yazı) ve Gregoire Bouillier’den The Mystery Guest (Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum). Bu ay listeye üçüncüsünü ekledim: Ron Carlson’dan The Signal.
(Devamı...)