02.  Not Defteri

Zenginin parası

Elalemin parasından bize ne. Ancak söz konusu kişi dünyanın en zengin insanlarından biri olunca, daha doğrusu konu zenginlik kavramı olunca, böyle oyunlar oynayıp beynimize rot balans ayarı yapmakta fayda var. Oyun çok basit: Bill Gates kadar paranız olsa neler satın alabilirsiniz? Benim beynim bu kadar büyük rakamları doğru algılamadığından (ya da düpedüz saf olduğumdan) 500 adet malikane ve 500 adet Boeing 747 uçak aldıktan sonra param kalmaz sanıyordum. Çok fazla abartmayayım diye 1000 yerine 500 adet girdim zaten. Fena halde yanılmışım. Olaylar hızla gelişti, almışken bir tane de tank alayım noktasına geldim, sonra sıkılıp bıraktım. Not: Bu arkadaşın sitesindeki diğer oyunlar da zihin açıcı.

Transatlantiğe gerek yoktu sanırım.

Hızlıca diziler, Ekim 2021


Y, The Last Man: Çizgi romanı çok iyiydi (tamamını okuyamadım), fakat konu artık bayat geliyor (salgın hastalık, sadece kadınlar ve bir erkek hayatta kalır), dahası günümüzün cinsel kimlik politikalarına yaklaşmak için bin türlü takla atmışlar ve zorlandıkları belli oluyor (peki ya trans kadınlar ve erkekler?!). Ben iki bölüm zor dayandım, konusu da oyuncular da aşırı derecede antipatik geldi.

The Chestnut Man: Klasik ve çok kaliteli Nordic Noir. Her ayrıntısıyla türün formüllerine uyuyor. Bakan kadının ofisi bile Borgen’den tanıdık. Küçük çocuklu seyirciler için fazla rahatsız edici olabilir, genel olarak rahatsız edici zaten ama ben heyecanla izliyorum.

The Chestnut Man, Netflix

Bosch: Epey zamandır var, ben geç başladım. Bu da tüm formüllere uyan Amerikan polisiyesi. Kahramanı canlandıran oyuncunun rol yapma yeteneksizliğini görmezden gelince zevkle seyrediliyor. Üçüncü sezonu yeni bitirdim.

Foundation: Asimov’un klasik eserini nasıl diziye uyarlayacaklar diye merak ediyordum. Çünkü her bölümde yüzlerce yıl ileriye atlayan bir hikayeyi televizyonda anlatmak hiç kolay değil. Keşke denemeselermiş, bunu başka bir hikaye olarak yazsalarmış -ki neredeyse öyle olmuş mecburen. Sadece görsel olarak çok başarılı.

Midnight Mass: Flanagan’ı seviyor(d)um, bunu da dört gözle bekliyordum. İki bölüm ve son on beş dakikasını izledim, çok sinirlendim. Sinirim geçti ama boşa giden 135 dakikama yanarım, bir daha da Flanagan ağzıyla kuş tutsa izlemem. The Secret filan okurum, o bile daha iyi.

İlk harita ve kullanılmayan bir karakter

Bir ara haritalara kafaya takmıştım, hâlâ da geçmedi. Yeni romanımda kartograf bir karakter olacaktı ama zaman ve mekan açısından yerine oturmadı. Başka bir romana artık. Bu arada çok sevdiğim bir grafik tasarımcı var — harita tasarımcısı mı denir, ne denir tam bilmiyorum aslında— üç boyutlu gibi duran muhteşem posterler yapıyor. 1920'de Damat Kenan ve Ahmet Malik Sayar tarafından hazırlanan Türkiye'nin ilk coğrafi haritasını da sipariş üzerine poster haline getirmiş. Twitter'da var ama dükkanda satışı yok. Zaten bunu görünce kartograf karakter fikri aklıma düşmüştü.

Damat Kenan ve Ahmet Malik Sayar & Muir Way

Kitap: Sonbahar 2021, yabancı romanlar

The Guardian'ın kitap eki, sonbaharda çıkacak kitaplar listesi hazırlamış. O kadar çok merakla beklediğim ve hemen okumak istediğim kitap var ki sevinmekle panik atak nöbeti arasında gidip geliyorum. Beni en çok heyecanlandıran romanları not ettim.

Beautiful World, Where Are You - Sally Rooney: Normal İnsanlar'ı çok sevenler cephesindenim, ötekini hâlâ okumadım. Bunu okuyacağım ama içimde kötü bir his var. Aşırı popüler olmuş yazar sendromu.

The Book of Form and Emptiness - Ruth Ozeki: Bir önceki romanına bayılmıştım, bunu da daha çıkmadan sipariş ettim. Dev beklentilere kapılmadan sevdiğim bir yazar.

The Morning Star - Karl Ove Knausgård: Altı ciltlik, yüz milyon sayfalık romanımsı otobiyografisi Kavgam'dan sonraki ilk romanı. Nefret edenler var ama ben ne yazsa okurum.

The Magician - Colm Tóibín: Bu defa Thomas Mann'ın hayatını anlatmış, kaçmaz. Soyadının nasıl telaffuz edildiğini bir türlü aklımda tutamıyorum.

Cloud Cuckoo Land - Anthony Doerr: Bir önceki romanı çok popülerdi ama ben fırsat bulup okuyamadım. Bu ilgimi çekti çünkü İstanbul'un fethi ve gelecekte uzay gemileri filan diye anlatmışlar, bir de David Mitchell hayranları için demişler, yani ben. Bakalım.

Silverview - John le Carré: Ölmeden önce tamamladığı son romanı. Kahramanın İngiltere'de sahil kasabasında bir kitapçısı varmış, benim için yeterli.

The Making of Incarnation - Tom McCarthy: Çok hevesliyim, çok merak ediyorum, okumayı deneyeceğim ancak sevebilecek miyim emin değilim. Tom McCarthy romanları hakkında genel tecrübem bu.

Crossroads - Jonathan Franzen: Bu şimdilik sadece "merak ediyorum" kategorisinde. Franzen'dan nefret edip etmediğime hâlâ karar verebilmiş değilim. Üçleme olacakmış.

Podcast: Müzik işleri ve Oxygene

İlk romanım çıktığında söyleşilerde öyle sorular geliyordu ki aslında müzisyenmişim de sonra roman yazmışım gibi bir hava oluşmuştu. Oysa yok öyle bir şey, yani evet, bir ara niyet etmiştim ama profesyonel olarak öyle bir iş yapamayacağımı gördükten sonra sadece hobi kaldı. "Müzik yapıyorum" dediğimde hangi enstrümanı çaldığım sorusuna da artık alıştım (cevap: hiçbirisini ama ah keşke). Geçenlerde Ant Arın Şermet'in Chorus isimli podcast'ine konuk oldum, beni etkileyen albümlerden birini anlatacaktım fakat hikayem televizyonda karşıma çıkan acayip bir konserle başlıyor, oradan artık klasikleşmiş bir albüme ve bendeki müzik yapma tutkusuna uzanıyor. Uzun uzun anlattım, güzel bir sohbet oldu.

İnternet'in en güzel kırtasiyecileri

Kırtasiye merakım malum. Çocukken kendimi bir sınava çalışmaya ikna etmek için yeni bir defter, kalem alırdım. Bazen basit bir silgi bile işe yarardı. Şimdi aynı yönetimi, yazmayı sürekli ertelediğim bir şeyi yazmaya başlamak için kullanıyorum. Ama bir süre defter ve mürekkepli kalem almamaya karar verdim çünkü insaf artık! Almıyorum ama bakıyorum — eskiden Kıbrıs'ta vitrindeki ithal ürünlere böyle bakardım, şimdi onun yerine internet var. Nefis bir "En iyi 25 kırtasiyeci" listesi buldum. Benim en beğendiklerim: 

  1. Before Breakfast
  2. Uguisu Store
  3. The Stationer
  4. Bir de tabii eski göz ağrımız Present and Correct

Kitap: What Belongs To You

Caz konserlerinde etkileyici bir solodan sonra seyirci laf atıp alkışlar ya, ben de bazen kitap okurken yazarı fena halde kıskanırsam kendi kendime homurdanıp küfrediyorum (sevgi belirtisi). En son Garth Greenwell'in romanı What Belongs To You'yu okurken oldu. Cümlelerine, sesine, müziğine o kadar hayran kaldım ki sık sık homurdandım. Sırf cümleler değil, karakterler, tasvirler, romanın mimarisi, hepsi çok iyi. Homoseksüel seksi ve tutkuyu sansürsüz anlattığından Türkçeye çevrilme şansı şimdilik pek yok gibi. Bence 21. yüzyılın en güzel romanlarından birisi olarak tarihe geçmeli.

Yazı işleri: Özet, taslak, "outline" vs.

Yazma düzenim değişti. Eskiden romanın en kaba ilk müsveddesine "birinci taslak" derdim. Ne yazacağım, birinci taslakta ortaya çıkardı. Atmaca'dan beri detaylı bir özet çıkarıp kafamdaki fikrin başını-ortasını-sonunu derli toplu bir şekilde görmedikçe yazmaya başlamıyorum. Eskiden böyle yazmak ilham kaçırır diyordum ama karar değiştirdim. Ayrıca zaman kazandırıyor. Yeni roman için kafamda şahane bir fikir vardı, çok heyecanlıydım, parmaklarım kaşınıyordu ama özetiyle boğuşurken anladım ki hikayenin sonu bir türlü içime sinmiyor. Daha doğrusu sonu yok. Çöpe attım. Çöpe attım ama bir kısmını kurtarıp başka bir özet çıkardım — dönem değişti, karakterler değişti ve bu sefer hikayenin beni tatmin eden bir sonu oldu. Artık ilk taslağı yazmaya başlayabilirim. (Kafamdaki kıl maymun, ne gerek var bu kadar zahmetli roman yazmaya, git başka bir özet hazırla, diyor üç gündür.) Taslak, özet, müsvedde… bu kavramlar kafa karıştırıyor ama işin özü şu: Hepsini boşverin nasıl rahat ediyorsanız öyle yazın. Nasıl rahat ettiğinizi zamanla keşfediyorsunuz ve alışkanlıklar bazen değişiyor.

Film: The Green Knight ve Annette

The Green Knight, çok güzel film, bazen temposu düşse de gözümü kırpmadan izledim. Görüntü ve atmosfer büyüleyici. Fakat sonunda filmin ne anlatmak istediğini anlayamadım. Normalde kafaya takmazdım, güzeldi der geçerdim ama bir şey anlatmak isteyen filmlerden. Kendime göre bir teori geliştirdim ama hiç emin değilim. Ardından Annette'e başladım. Çoğu insan nefret etmiş, ben de on dakika zor dayanırım diyordum fakat bir baktım filmin ortasına gelmişiz. Hani çok acayip bir şey görürsünüz ve gözünüzü alamazsınız ya, öyle bir durum. Acayip olduğu için sevdim sanırım, ilgimi çekti diyelim ama o kadar uzun ki üç oturuşta anacak bitirdim — bir de sabrım az bu aralar. Bitirdikten sonra yine kafaya taktım, bu sefer ne anlatmak istiyor diye değil, neden böyle bir film yapmışlar diye. Çok iyi niyetliyim, bir niyetleri olduğuna inanıyorum. Adam Driver'ın şarkı söylemesi hoşuma gitti, Marion Cotilliard ise annesinin karnından konservatuar mezunu doğmuş gibi acayip bir insan.

Supernatural

Tam 15 yıl boyunca izlediğim dizi birkaç ay önce ekranlara veda etti. TV tarihinin en şapşal dizilerinden birisiydi ama benim için vazgeçemediğim bir alışkanlık halini almıştı. On beş yıl boyunca tek bir bölümünü bile kaçırmadım. Kabul, bazı bölümlerinde sıkıntıdan ekranın karşısında başka işlerle uğraştım ama kaçırmadım. Sam ve Dean Winchester kardeşlerle birlikte yaşlandık resmen. Son sezonu artık kendimi zorlayarak izledim (senaryo belki on yıldır felaket) ama ne olursa olsun finalinde ağladım elbette. Bir de Six Feet Under’ın finalinde ağlamıştım ama o, çok iyi bir dizi olduğu içindi. Buysa, gerçek arkadaşım kadar yakından tanıdığım iki kurgu karakterle yollarımız ayrıldı diyeydi.