02.  Not Defteri

50

Bu adam bu hafta yarım asırı deviriyor! Teoride 50’nin 49’dan pek bir farkı yok ama pratikte insan durup bir yutkunuyor. Zaman daraldı, daha yapacak çok iş var telaşı…

Ayrıca "zaman daraldı" denir de neden hiç "zaman genişledi" denmez?

İki film (yazı) müziği tavsiyesi

En sevdiğim ve yazı yazarken en çok dinlediğim albümlerden biri, Phantom Thread filminin müzikleri. Filmi de seviyorum ama Radiohead üyelerinden Jonny Greenwood imzalı albümü filmden bağımsız bir şekilde çok seviyorum. Bu hafta Greenwood yine bir film müziği albümü çıkarmış, yine klasik müzik türevi parçalar ve yine çok güzel. Diana’yı anlatan filmi pek merak etmiyorum doğrusu ama Kristen Stewart hatırına izleyeceğim tabii.

Dune 2021

Üniversite yıllarından beri Frank Herbert’in Dune kitaplarının hastasıyım. Çok sevdiğim romanların filmi çekildiğinde hep olduğu gibi bu yeni uyarlama da hayal kırıklığı olacak sanıyordum —hem de yönetmen Villeneuve’ü çok sevmeme rağmen. Ama yanılmışım. Yeni Dune’a bayıldım. Görsel olarak hayatımda gördüğüm en güzel filmlerden biri, fakat sırf o da değil, kitaba hiç ihanet etmiyor. Tek şikayetim, tam ortasında küt diye bitmesi. Klasik öykü anlatma kalıpları palavra derler, değil işte. Giriş ve gelişmeden sonra sonuç gelmeyince insan yemeğini bitirmeden tabağı önünden çekilmiş gibi aç kalıveriyor. Hiç alışamadım bu çok parçalı filmlere. Yine de ikinci bölüm çekilene kadar bunu birkaç defa daha izlerim. Hatta 30 yıl sonra romanları tekrar okusam mı diye kaşınıyorum. (Hayalim, şunu almak.)

Görsel: https://www.muddycolors.com/2020/09/book-cover-trends-thru-time/

El yazısı Gazap Üzümleri

Gazap Üzümleri’nin orijinal el yazısı metni içeren son derece şık bir edisyonu çıkıyor. Alacağım yok ama yine de ilgimi çekti. Steinbeck, romanlarını el yazısıyla deftere —bu örnekte görüldüğü kadarıyla herhangi bir deftere— yazıyormuş. Karısı, her akşam o günkü sayfaları gözden geçirip imla hatalarını ve belki başka şeyleri düzeltip daktiloda temize çekiyormuş. Steinbeck’in el yazısı çok güzel ve mürekkepli kalem kullanıp hiçbir cümlesini karalamaması fena halde sinir bozucu. Karı-koca bu şekilde çalışmaları bence başlı başına bir roman olur. (Böyle bir film vardı, hatta yazar koca Nobel kazanıyordu yanlış hatırlamıyorsam… Şimdi buldum, o da romanmış zaten, filme uyarlanmış.)

Sonradan farkettim: Bu seride başka kitaplar da varmış! Hazine sandığına düştüm, çıkamıyorum

Steibeck'in el yazısı, karısının kırmızı işaretleri

Townscaper diye bir oyun(cak)

Bu yaşımda hâlâ video oyunları oynuyorum, büyük olasılıkla 70’imde de oynamaya devam edeceğim. Birkaç yıl önce "iş" bilgisayarımı oyun için kullanmamaya karar vermiştim (irade zafiyeti sebebiyle) ve bugüne kadar kararımdan sadece bir kez döndüm. O da sırf PC sürümü olan Townscaper diye bir oyun için. Aslında oyun sayılmaz, bir nevi oyuncak. Uçsuz bucaksız bir boşluğa evler dikip gönlünüze göre bir kasaba kuruyorsunuz. Kazanmak kaybetmek yok, hikaye veya hedef yok. Simcity tarzı oyunlar gibi hesap kitap, bütçeler, felaketler filan da yok. Son derece basit. Ama grafikleri olsun, sesleri olsun, harika bir atmosferi var. İnsana huzur ve mutluluk veriyor. Sonunda iPhone, iPad ve Android sürümü çıktı. Kaçırmayın, hayatınızda hiç oyun oynamadıysanız bile mutlaka alın.

iPad'deki ilk kasabam böyle başladı

Zenginin parası

Elalemin parasından bize ne. Ancak söz konusu kişi dünyanın en zengin insanlarından biri olunca, daha doğrusu konu zenginlik kavramı olunca, böyle oyunlar oynayıp beynimize rot balans ayarı yapmakta fayda var. Oyun çok basit: Bill Gates kadar paranız olsa neler satın alabilirsiniz? Benim beynim bu kadar büyük rakamları doğru algılamadığından (ya da düpedüz saf olduğumdan) 500 adet malikane ve 500 adet Boeing 747 uçak aldıktan sonra param kalmaz sanıyordum. Çok fazla abartmayayım diye 1000 yerine 500 adet girdim zaten. Fena halde yanılmışım. Olaylar hızla gelişti, almışken bir tane de tank alayım noktasına geldim, sonra sıkılıp bıraktım. Not: Bu arkadaşın sitesindeki diğer oyunlar da zihin açıcı.

Transatlantiğe gerek yoktu sanırım.

Hızlıca diziler, Ekim 2021


Y, The Last Man: Çizgi romanı çok iyiydi (tamamını okuyamadım), fakat konu artık bayat geliyor (salgın hastalık, sadece kadınlar ve bir erkek hayatta kalır), dahası günümüzün cinsel kimlik politikalarına yaklaşmak için bin türlü takla atmışlar ve zorlandıkları belli oluyor (peki ya trans kadınlar ve erkekler?!). Ben iki bölüm zor dayandım, konusu da oyuncular da aşırı derecede antipatik geldi.

The Chestnut Man: Klasik ve çok kaliteli Nordic Noir. Her ayrıntısıyla türün formüllerine uyuyor. Bakan kadının ofisi bile Borgen’den tanıdık. Küçük çocuklu seyirciler için fazla rahatsız edici olabilir, genel olarak rahatsız edici zaten ama ben heyecanla izliyorum.

The Chestnut Man, Netflix

Bosch: Epey zamandır var, ben geç başladım. Bu da tüm formüllere uyan Amerikan polisiyesi. Kahramanı canlandıran oyuncunun rol yapma yeteneksizliğini görmezden gelince zevkle seyrediliyor. Üçüncü sezonu yeni bitirdim.

Foundation: Asimov’un klasik eserini nasıl diziye uyarlayacaklar diye merak ediyordum. Çünkü her bölümde yüzlerce yıl ileriye atlayan bir hikayeyi televizyonda anlatmak hiç kolay değil. Keşke denemeselermiş, bunu başka bir hikaye olarak yazsalarmış -ki neredeyse öyle olmuş mecburen. Sadece görsel olarak çok başarılı.

Midnight Mass: Flanagan’ı seviyor(d)um, bunu da dört gözle bekliyordum. İki bölüm ve son on beş dakikasını izledim, çok sinirlendim. Sinirim geçti ama boşa giden 135 dakikama yanarım, bir daha da Flanagan ağzıyla kuş tutsa izlemem. The Secret filan okurum, o bile daha iyi.

İlk harita ve kullanılmayan bir karakter

Bir ara haritalara kafaya takmıştım, hâlâ da geçmedi. Yeni romanımda kartograf bir karakter olacaktı ama zaman ve mekan açısından yerine oturmadı. Başka bir romana artık. Bu arada çok sevdiğim bir grafik tasarımcı var — harita tasarımcısı mı denir, ne denir tam bilmiyorum aslında— üç boyutlu gibi duran muhteşem posterler yapıyor. 1920'de Damat Kenan ve Ahmet Malik Sayar tarafından hazırlanan Türkiye'nin ilk coğrafi haritasını da sipariş üzerine poster haline getirmiş. Twitter'da var ama dükkanda satışı yok. Zaten bunu görünce kartograf karakter fikri aklıma düşmüştü.

Damat Kenan ve Ahmet Malik Sayar & Muir Way

Kitap: Sonbahar 2021, yabancı romanlar

The Guardian'ın kitap eki, sonbaharda çıkacak kitaplar listesi hazırlamış. O kadar çok merakla beklediğim ve hemen okumak istediğim kitap var ki sevinmekle panik atak nöbeti arasında gidip geliyorum. Beni en çok heyecanlandıran romanları not ettim.

Beautiful World, Where Are You - Sally Rooney: Normal İnsanlar'ı çok sevenler cephesindenim, ötekini hâlâ okumadım. Bunu okuyacağım ama içimde kötü bir his var. Aşırı popüler olmuş yazar sendromu.

The Book of Form and Emptiness - Ruth Ozeki: Bir önceki romanına bayılmıştım, bunu da daha çıkmadan sipariş ettim. Dev beklentilere kapılmadan sevdiğim bir yazar.

The Morning Star - Karl Ove Knausgård: Altı ciltlik, yüz milyon sayfalık romanımsı otobiyografisi Kavgam'dan sonraki ilk romanı. Nefret edenler var ama ben ne yazsa okurum.

The Magician - Colm Tóibín: Bu defa Thomas Mann'ın hayatını anlatmış, kaçmaz. Soyadının nasıl telaffuz edildiğini bir türlü aklımda tutamıyorum.

Cloud Cuckoo Land - Anthony Doerr: Bir önceki romanı çok popülerdi ama ben fırsat bulup okuyamadım. Bu ilgimi çekti çünkü İstanbul'un fethi ve gelecekte uzay gemileri filan diye anlatmışlar, bir de David Mitchell hayranları için demişler, yani ben. Bakalım.

Silverview - John le Carré: Ölmeden önce tamamladığı son romanı. Kahramanın İngiltere'de sahil kasabasında bir kitapçısı varmış, benim için yeterli.

The Making of Incarnation - Tom McCarthy: Çok hevesliyim, çok merak ediyorum, okumayı deneyeceğim ancak sevebilecek miyim emin değilim. Tom McCarthy romanları hakkında genel tecrübem bu.

Crossroads - Jonathan Franzen: Bu şimdilik sadece "merak ediyorum" kategorisinde. Franzen'dan nefret edip etmediğime hâlâ karar verebilmiş değilim. Üçleme olacakmış.

Podcast: Müzik işleri ve Oxygene

İlk romanım çıktığında söyleşilerde öyle sorular geliyordu ki aslında müzisyenmişim de sonra roman yazmışım gibi bir hava oluşmuştu. Oysa yok öyle bir şey, yani evet, bir ara niyet etmiştim ama profesyonel olarak öyle bir iş yapamayacağımı gördükten sonra sadece hobi kaldı. "Müzik yapıyorum" dediğimde hangi enstrümanı çaldığım sorusuna da artık alıştım (cevap: hiçbirisini ama ah keşke). Geçenlerde Ant Arın Şermet'in Chorus isimli podcast'ine konuk oldum, beni etkileyen albümlerden birini anlatacaktım fakat hikayem televizyonda karşıma çıkan acayip bir konserle başlıyor, oradan artık klasikleşmiş bir albüme ve bendeki müzik yapma tutkusuna uzanıyor. Uzun uzun anlattım, güzel bir sohbet oldu.